Soraya’yı taşlamak

Tarih: 7 Aralık 2016 09:28
A
a

“FEMME FATALE”

Can almak ya da biri için ölmek. İki ayrı uçtan insan hayatımıza ilişir. Bazen sevdiklerimiz için canımızı vermeye razı oluruz, bazen de sevdiğimiz birini sonra düşman beller onun canını almak isteriz. Kimi zamanda birini ya da kendimizi korumak isterken bir diğer insanı feda eder ölümüne göz yumarız.

İran asıllı yazar Freidoune Sahebjam’ın aynı adlı romanından uyarlanan Soraya’yı Taşlamak filminde kişisel zevk, korku ve çıkar üzerine düzen kurularak, şeriat bahanesiyle bir kadının öldürülmesine tanık oluyoruz.  Film, 1980’li yıllarda İran’da geçen zina gerekçesiyle taşlanarak öldürülen bir kadının gerçek bir hikâyesi.

Ali ve Soraya evlidir. Beş çocukları vardır. Ali, İran’da önemli bir mevkidedir. İdam mahkûmu bir doktorun 14 yaşındaki kızına âşık olur ve onunla evlenmek ister. İkinci evliliği yapabilmesi için her iki eve de bakmakla yükümlü olduğundan eşine nafaka vermelidir. O da ona nafaka vermek ya da evine bakmak istemez. Ali, Soraya’dan kurtulmak için de aklınca bir plan yapar.

Soraya, Hassem’in evinde gündelikçi olarak çalışmaya başlar. Bir gün Soraya’nın Hassem’e güldüğünü gören Ali, bunu fırsat bilerek karısı için tuzak hazırlar.  Karısını zina halinde gördüğünü muhtara ve mollaya bildirerek davacı olduğunu söyler. Köyün mollası eski bir mahkûmdur, suçunun açığa çıkmasını istemez. Üstelik Soraya’nın hayranıdır ve onunla beraber olmak istemektedir. Ancak Soraya bunu şiddetle reddeder. Muhtar iyi niyetli biridir ve eskiden Soraya’nın teyzesi Zehra’ya âşıktır. Ancak onların arasında da bir evlilik olmamıştır. Ali hepsinin açığını bildiğinden tehditle onları senaryosuna ortak ederek Soraya’nın yargılanmasını sağlar. Zina eden bir kadın şeriat kurallarına göre taşlanarak öldürülmelidir. Karar verilir, Soraya için bir kuyu kazılır bembeyaz giysileri içinde beline kadar gömülür. İlk taşı kızından utanan babaya attırırlar. Sonrasında kocası, oğulları ve diğerleri atar. Ardından köyde bir eğlence düzenlenir…

İnsanın kusurlu ve bencil olması adil olmasına engeldir. Ancak bu adaletsizliğini daima daha üstün gösterdiği değerlerle örtmeye çalışır. Şeriat kurallarına göre idare edildiğini iddia eden yönetimler de buna dâhildir. İran yönetimi de şeriat’la yönetildiğini iddia etmektedir. Tarihe baktığımızda ilk şeriat kanunlarının Musa Peygamber’e Sina dağında On Emir’le verildiğini biliyoruz. On emirden sonra ise altı yüz madde halinde yine vahiy yoluyla Musa Peygamber aracılığıyla yazdırıldı.

Sorun şudur ki kusurlu insan Allah’ın kusursuz sayılan emirlerini kusursuzca uygulayabilir mi? Uzun yıllar şeriatla idare edilen İsrail Oğulları’nın tarihine baktığımız zaman, bunun hiçbir zaman adil şekilde uygulanamadığını görülür. Kaldı ki İran rejimi şeriatını Tevrat’tan değil Kuran’dan alıyor. Ne var ki Kur’an da Recm, yani taşlayarak öldürme cezası yok. Muhammed’in zamanında bir iki olaydan söz ediliyorsa da kesinliği bilinmiyor. Recm ya da taşlayarak öldürmenin sünnete dayalı olduğu söylenerek birçok ülkede uygulanmaya devam ediyor.

Tevrat’ta geçen şeriata göre yargılama, İsa peygamber ile ortadan kaldırılmıştır. İsa Peygamber’e bir gün zina eden bir kadının taşlanarak öldürülmesi gerektiği söylendiğinde, “Sizden kim kendini günahsız sayıyorsa ilk taşı o atsın” diyerek, kusurlu bir insanın başkasına gelişigüzel hükmetme yetkisinin olamayacağını kanıtlamıştır. Çünkü İsa peygamber, Yahudi dinsel uygulamalara son vererek şeriata göre hükmetmeyi kaldırmış,  “Ben şeriatı tamam etmeye geldim. Bundan böyle Şeriat yüreklerinizde yazılı olacaktır” diyerek Allah’a bağlılığı kanunlara uymakla değil yürekten gelen sevgi ve iyi işleri kendiliğinden yapmaya indirgemiştir.

Ne var ki kilise de yıllarca kadını, ‘femme fatale’  kötü ve şeytani bir unsur sayarak çeşitli nedenlerle kadınları idama mahkûm etmiştir. Zina da bunlardan biridir. Kırmızı Leke adlı filmde bu konu işlenir. 17.yy Amerika’da geçen bu filmde, kocası uzaklarda olan bir kadın kasabanın papazıyla bir gece beraber olur ve bir çocuk doğurur. Kilise çocuğun babasını açıklamasını ister. O da açıklamaz, erkek de ortaya çıkmaz. Kadın, Adulterer (zinacı) kelimesinin A'sı ile dolaşmaya mahkûm edilir.

Ülkemizdeki duruma gelince, demokratik bir rejimle yönetilmemize ve zinanın yalnızca boşanma sebebine indirgenmesine rağmen, namus davası adına hala benzeri yargılamalar devam ediyor.  Hüküm vermede yazılı yasalar değil hala geleneklere yaslanılarak karar alınıyor ve pek çok kadın ve genç kızın yaşamına son veriliyor.  Kan davası, töre cinayeti ya da namus davası fark etmez, aile meclisi ya da aşiret kuralları bazı yörelerde uygulanmaya devam ediyor. Gün geçmiyor ki gazete ya da TV’de eşi tarafından dövülüp sokağa atılmış bir kadın ya da sevdiği bir erkekle konuştu diye öldürülen bir kızın haberi çıkmasın. Bu nedenle zinanın iyiliği ya da kötülüğünden çok adaletin nasıl uygulandığı sorgulanır hale geliyor. Her iki filmde de bunun izlerine rastlıyoruz. Zira bu işi yapan iki kişi olmasına rağmen birinde erkeğin durumdan fırsat çıkarması, diğerinde de kendi kariyeri uğruna kendini gizleyerek tehlikeyi kadının tek başına göğüslemesi söz konusudur.

 Acaba bu hükmü veren bireyler, din adına kendilerini günahsız, hatasız, suçsuz; yasalar adına da yetkili sayabilirler mi? Kimse buna evet diyemez. O zaman hükmetmeyi duygularımıza geleneklerimize göre değil, kanuna bırakmak gerekir. Ya değilse Soraya’nın taşlanması gölgesi benzer fotoğraflarla ‘Kırmızı bir leke’ gibi burnumuzun dibinde dolanmaya devam edecektir.

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat